John Berger Görme Biçimleri
John Berger Görme Biçimleri

 John Berger (1926-2017) Londra’da doğdu. İngilizce yazan en etkili sanat eleştirmenlerinden biri olan Berger, ayrıca senaryo yazarı, romancı, belgesel yazarı ve ressam olarak da tanınmaktadır.1940’ların sonunda Londra’da çeşitli galerilerde sergiler açtı. İlk romanı 1958’de yayımlanan Zamanımızın Bir Ressamı’dır. BBC için 1972’de hazırladığı “Görme Biçimleri” adlı belgesel, aynı yıl kitap olarak basılmış ve özellikle fotoğraf için kült metinler halini almıştır ve yağlıboya resimden reklamlara, görselliği ve imgeleri anlamanın, eleştirel bir görme biçiminin manifestosu olmuştur. Kitabın ilk bölümünde geleneğe bağlı görme biçimleri ve imge üzerinde duran sanatçı ikinci bölümünü ise sanatta “Nü ve çıplaklık “ ile kadının nesneleştirilmesi ve erkek seyirci üzerine kurmuştur. Üçüncü bölüm mülkiyet ve resim sanatın ilişkilendirirken son bölümde klasik resim sanatının reklamcılık sektörü üzerindeki etkisini irdelemektedir.

Kitabına “ görme konuşmada önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir “ diyerek başlayan Berger, görme sözcüklerden önce geldiğini ve gördüklerimiz ile bildiklerimiz arasındaki ilişkinin asla durmayacağını söylemiştir. Bizi çevreleye dünyada kendi yerimizi görerek buluruz ve anlamlandırırız. Anlamlandırma sonrasında ise yaşadığımız çevre, düşüncelerimiz ve inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler.Örneğin Berger’e göre insanların cehennemin gerçekten var olduğuna inandıkları ortaçağda ateşin bugünkünden çok değişik bir anlamı vardı.Yine de onlardaki bu cehennem kavramı yanıkların verdiği acıdan dolayı ateşi her şeyi yutan,kül eden bir şey olarak görmelerinden doğmuştur. (Düşlerin Anahtarı, Magritte,1898-1967)
‘Ben ne gördüysem onu söylüyorum, dolayısıyla benim anlattıklarım objektif gerçekliktir’ demek aslında kendi algılama biçimini diğer herkesinkinden üstün ve mutlak gerçek pozisyonunda görmektir. Hâlbuki kişisel olmayan bir görme biçimi yoktur. Biz, neyi gördüğümüz, neye bakmayı seçtiğimizle yani görmemiz bir seçimimizle beraber gerçekleştirdiğimiz bir şey. Seçme ise kendi düşünce ve inançlarımızın etkisiyle ortaya çıkarttıklarımızdır. Bu nedenle gördüğümüz şeyler objektif değil kişiseldir diyebiliriz. Mesela gördüğümüz bir şeyi başkasına anlatırken anlattıklarımız karşı tarafın düşünceleri, algısı veya inançlarına göre farklı şekillenecektir.
Görüşümüz sürekli olarak canlıdır, hareketlidir; her şeyi çevresindeki bir çember içinde tutar; bulunduğumuz durumda bizim için orada var olabilecek her şeyi gösterir bize. Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz. Karşımızdakinin gözleri bizimkilerle birleşerek görünenler dünyasının bir parçası olduğumuza bütünüyle inandırır bizi. Karşıdaki tepeyi gördüğümüzü kabul edersek o tepeden görüldüğümüzü de kabul etmemiz gerekir. Görüşün iki yanlılığı konuşmaların iki yanlılığından daha baskındır. Çoğu zaman karşılıklı konuşma bu görme-görülme işlemini dille getirme çabasıdır. “Sizin her şeyi nasıl gördüğünüzü benzetmeyle ya da doğrudan açıklama çabanızla, onun her şeyi nasıl gördüğünü anlama çabanızdır.”
Berger, imgeyi yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünüm olarak tanımlamış ve her imgede bir görme biçimi yattığını savunmuştur. Berger, her bir fotoğrafa baktığımızda, ne kadar az olursa olsun fotoğrafçının sınırsız görünüm arasından o görünümü seçtiğini fark ederiz. Fotoğrafçının
görme biçimi konuyu seçişine de yansır. Ressamın görme biçimi, bez ya da kâğıt üzerine yaptığı imgelerle yeniden canlandırır diyerek savunuşuna bu örneği vermiştir. Buna göre diyebiliriz ki ifade ve görme biçimi değişirken imgeler aynı kalmaktadır. Bireysel bilincin artmasıyla Berger, imgeyi Y’nin X’i nasıl gördüğünü kaydeden bir şey olarak tanımlamıştır.
Berger, fotoğraf makinesinin bulunmasıyla insanın görüşünün değiştiğini ve daha önce yapılmış resimlere bakışın da değiştiğini savunmuştur. Ona göre her resmin biricikliği bir zamanlar bulunduğu yerin biricik olmasından kaynaklanıyordu. Resim bir yerden bir yere götürülebilirdi ancak hiçbir zaman aynı anda iki yerde görülemezdi. Fotoğraf makinesi, resmin fotoğrafını çekerek resmin imgesini taşıdığı biricikliği ortadan kaldırmış oldu ve resmin anlamı çoğaldı. Berger, buna örnek olarak bir resmin televizyonda görünmesini veriyor. Bu durumda resim farklı yerlerde farklı kişilere görünerek anlamını çoğaltmış olmaktadır. Ancak imgenin tekliği aynı kalmıştır. Yazar, yeniden canlandırma yoluyla bir resmin ayrıntısı bütününden ayrılabileceğini ve ayrıntının değişime uğrayacağını söylemiştir. Mesela duvara asılan bir yeniden canlandırma, özgün resimle karşılaştırılamaz. Çünkü ona göre özgün resimdeki sessizlik ve dinginlik asıl malzemenin, boyanın içine sinmiştir, insan boyada ressamın o andaki hareketlerinin izlerini görebileceğini savunmuştur.
Berger, bu süreci şu sözleriyle özetlemiştir: “Çağdaş yeniden canlandırma araçlarının yaptığı, sanatın yetkesini kırmak ve onu -ya da bu araçların yeniden canlandırdığı imgeleri- koruyucu kabuklardan kurtarmaktı. Tarihte ilk kez sanat imgeleri gelip geçici, her yere taşınabilen, değeri maddesine bağlı olmayan, kolayca bulunabilen, değersiz, bedava şeyler oldular. Dilin bizi sarıp sarmaladığı gibi sardılar çevremizi. Yaşamın genel akışına karıştılar; bu akış üzerinde kendi başlarına hiçbir etkileyici güçleri kalmadı artık.

2 Yorumlar

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski
Responsive Advertisement