Görsel ileitşim tasarımında algı, imge ve algılama
Görsel iletişim tasarımı ve algı


ALGI

Algı olgusundan kastedilen şey, dış dünyadaki nesnenin zihnimizde bir temsilinin oluşması durumudur. Dış dünya ile ilgili bilgilerin temel kaynağı, duyu organlarının (koku, tat, işitme, dokunma, görme) sağladığı verilerden oluşan beyindeki “algı” dır.
Algı; göz, kulak, deri, burun, dil gibi beş duyu organıyla alınan uyarıcıların nesnel gerçeklik ve öznel yaşantı boyutlarında etkileşerek, organizmayı harekete geçiren anlamlı uyaranlar haline dönüştürülme sürecidir. Bir uyaranın anlamlandırılabilmesi için önce bilinmesi gerekmektedir. Eğer bir şey, onunla ilgili bilgiye sahip değilse uyarıcıya anlam verilmesi imkânsızdır. Bireyin uyarıcıyı anlamlandırması sonucunda algılama söz konusu olmaktadır.
Algılama, kişinin kendi dünyasını anlamlı hale getirmek için, bilgi alma, seçme, organize etme ve yorumlama sürecidir. Ayrıca algılama, geçmiş yaşantılar, gelecekteki hedefler ve istek, duygu ve düşüncelerden etkilenen, kişiden kişiye farklılık gösteren bir olgudur da denilebilir.
Aynı zamanda algı ile duyum tanımlarını birbirinden ayırmak gerekmektedir. Algının, algılanan şeyden meydana geldiği sanrısı, duyum ve duyulan şey arasındaki ayrımın yapılması ile daha anlaşılır hale gelir. Görsel sanatlarda bu ayrımın işleyişi; izlediğimiz bir tablonun baskın renginin sarı ya da dinlediğimiz müziğin baş enstrümanının klarnet olduğunu algıladığımız varsayımı üzerinden örneklendirilebilir. Bu örnekte yapılan hata, görmenin, ışığa ya da onu farklı frekanslarda yansıtan bir yüzeyi fark etmekten öte olduğunu, duymanın da titreşimlere tepki göstermekten fazlası olduğunu göz ardı etmemizdir. Sarı ve klarnet girdileri, algıladığımız şeyden öte duyumsadığımız verilerdir. Yani algıladığımızı düşündüğümüz şeyler bilincimizin bir unsuru değil nesnelerin duyumsadığımız özellikleridir. Duyum, temel girdilere ulaşılması, algılama ise duyusal verilerin bireysel örüntülerle tekrar işlenmesi olarak tanımlanabilir.
ALGISAL SÜREÇ
Algılama süreci duyum ile başlar. Duyum sayesinde dış çevredeki veriler sinirsel enerjiye çevrilmek ve işlenmek için beyne iletilir. Beyne işlenme olayı gerçekleştikten sonra bilgi oluşur ve depolanır. Bu süreç algılama süreci, oluşan ürün de algıdır. Algılamanın olduğu sırada beyin, diğer duyu organlarından gelen duyularla birlikte, kişinin edindiği bilgileri, beklentilerini, toplumsal ve kültürel değerlerini de hesaba katarak gelen duyuları seçer, bazılarını ihmal eder ve elde ettiği yeni bilgiyi kategorize ederek mevcut bilgileriyle değerlendirir. Bu yüzden algılama kişinin, bilgileri, deneyimleri, kişisel ve toplumsal değerleriyle bağ kurduğundan karmaşık bir yapıya sahiptir.
Algımız, bir görüntüyü anlamlandırmak için, kompozisyonu en basit geometrik formlara dönüştürerek, birimler arasında anlamlı bir dil ve örüntü meydana getirmeye çalışır. Gestalt prensipleri bu görsel algılama yaklaşımlarını açıklamaya çalışır. Eylemin gerçekleşmesinde, algı kabiliyeti, çevresel etkenler ve deneyimler gibi hususların etkisi göz ardı edilemez. Süreç üzerinde etken olduğu düşünülen Gestalt ilkelerinden bazıları şunlardır.
1- Şekil-Zaman İlişkisi
İnsanların nesne algılamalarındaki örgütleyici eğilimleri şekil ve zemini birbirlerinden ayırt etmeleriyle ilişkilidir. Bu eğilim, nesnelerin zeminine göre daha önce göze çarpması neden olur. Örnek olarak duvardaki resimler düşünüldüğünde, şekil, resim; zemin ise duvardır. Nesne algılamalarındaki örgütleyici eğilim, şekil ve zeminin birbirinden ayrılmasına ilişkindir. Şekil zemin ilişkisi üzerinden kurgulanan bir görselle karşılaştığımızda algımız
daha önceki gözlemlerimizi referans alarak tercihlerde bulunur. Önce saksafon çalan adamı ya da ağacı görmemiz veya kadın portresi ve iki yanındaki hayvanları görmemiz, farklı gruplama eğilimlerimizin sonucudur. Zemin ise sınırsızdır ve belirsiz bir renktedir, figürün altında “sürüp gitmekte” dir. Örneğin, figürün zemine en yakın olan parçalarının renk ve niteliklerinin yanı sıra, tikel bir anlamı da vardır. Esas mesele bu anlamın neden oluştuğunu, kenar ve dış hat kelimelerinin ne demek istediğini, birtakım nitelikler bir zemin üzerindeki bir figür olarak tutulup kavrandığında ne olup bittiğini bilmektir.
2- Parça-Bütün İlişkisi
Duyumlarımızı nicel ölçüde üst üste koyarak mutlak anlamda bir algıya varamıyor oluşumuz bu başlığın temel önermesi olarak kabul edilebilir. Algıladığımız tüm nesnelerin bir uyarımdan meydana geliyor olması ama bu uyarımların toplamının bizim algımızdaki imgelemden daha noksan oluşu, parça ile bütün arasındaki uzaklığı görmemize yardımcı olur. Bu ilişki birtakım kimyasal maddelerden üretilen boyaların, bir tuval ya da herhangi bir yüzey üzerinde bulunma durumunu, o resmin izleyeninde yarattığı düşünsel etkiden daha küçük olması ya da günlük hayatta kullandığımız malzemelerle kurgulanan bir enstalasyon iletisinin, algımızda, malzemelerin toplamından çok daha öte bir noktada anlamını bulması şeklinde örneklendirilebilir.
Yukarıdaki görselde Amerikalı yazar Stuart Dybek’in hikâyelerinden derlenerek oluşturulan kitabın kapak tasarımında parça bütün ilişkisinden faydalanılmıştır.
Temelde, farklı miktarlarda kullanılmış kalemlerin bir araya getirilerek fotoğraflandırıldığı bir tasarım görmekteyiz. Tasarımı, parça bütün ilişkisi üzerinden çözümlediğimizde ise kalem ve yazar ilişkisi göze çarpan ilk göndermedir. Farklı uzunluktaki kalemlerin, yazılan birçok hikâyenin arasından seçilmiş olanlardan derlendiği alt anlamı okunabildiği gibi kalemlerin tipografik ve estetik bir kaygıyla konumlandırılması, bu tasarımı, fotoğraflanan kalemler görselinden öte, parçaların toplamından daha büyük bir ileti noktasına taşır.
3- Benzerlik
Bilincimiz sürekli, birbirine benzer uyarıcıları veya bir araya geldiklerinde anlamlı ve dengeli bir ileti oluşturacak verileri, aynı kompozisyona toplama eğilimindedir.
Birbirine benzer birimlerin algısal anlamda bir bütünlüğe karşılık gelebiliyor olma durumu bu ilkenin anlatısını karşılamaktadır. Kıyafet, saç tercihleri ya da boy ve kilo oranları benzerlik yakalanabilecek alanlar olarak düşünülebilir. Bu ilkenin bilinci, görsel iletişim tasarımında, tasarımcının, kompozisyonu kurgulama ve hedeflenen iletiyi izleyiciye ulaştırmasında yardımcı bir etkendir.

GÖRME EDİNİMİ VE GÖRSEL ALGI

Görme olayı ışıkla başlar. Gözün en dış bölümü olan sklera ve korneayı barındıran bu bölümde ışık bir kez kırılır. Kırılan ışıklar göz bebeğinden içeriye geçiş yapar. Göz bebeğinden kırılarak gelen ışık göz merceğine ulaşır ve ikinci kez kırılarak retinaya geçiş yapar. Retinaya gelen ışık sarı lekede ters görüntü olarak oluşur. Oluşan ters görüntü görme sinirleri aracılığıyla beyine iletilir. Beyinin görme merkezinde görüntü düz olarak konumlanarak görme olayı gerçekleştirilir.
John Berger’e göre görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. Görmenin sözcüklerden önce geldiğini ve gördüklerimiz ile bildiklerimiz arasındaki ilişkinin asla durmayacağını söylemiştir. Gözlerimizin asla sabit durmadığı, saniyede 30-90 Hz’lik bir sıklıkta titreştiği bilinmektedir. Bu titreşimler esnasında küçük sıçramalar da gerçekleştirip, baktığımız şeyi tarayarak her bir hücrenin ulaştığı bilgiyi belleğe iletir.

GÖRSEL ALGI

Zihinsel bir süreç olan algılama; göze, kulağa ve diğer alıcılara gelen uyarıcılara zihinde anlamlı hale getirilmesi ve yorumlanması şeklinde tanımlanmaktadır. Zihinsel gelişimin anlaşılması noktasında, görsel algılamanın önemi büyüktür. Bu anlamda dünyayı algılama, tüm duyuların etkileşimi ile gerçekleşebilir. Görsel algılama diğer algılardan farkı en etkili ve en güçlü olmasıdır. Görsel algılamada birey, görme duyusu ile kazandığı bilgiyi anlamak için, görsel uyarıcıları anlamlı bir şekilde örgütlemekte, sınıflandırmakta ve genellemektedir.
Frostig ise görsel algılamayı; görsel uyaranları tanıma, ayırt etme ve daha önceki deneyimlerle ilişkilendiren yorumlama yeteneği olarak ifade etmektedir. Ayrıca görsel algılama sadece iyi görme yeteneği değildir. Bu durumda görsel uyaranın yorumu göz ile olmayıp beyinde gerçekleşmektedir. Örnek olarak; topu görmek, duyusal bir eylemdir, yalnız onun top olduğunun tanınması ve kavranması, bir düşünme eylemidir ve bir dizi zihinsel işlemlerin sonucu oluşur. Bir diğer tanımda Lerner, görsel algılamayı; “görsel-duyusal uyaranlar yolu ile bilgi edinme ve bu bilginin işlenip yorumlanması olarak tanımlar ve görsel algının, obje tanıma, görsel ayırt etme, görsel şekil-zemin ayırt etme, görsel tamamlama, mekânsal ilişkiler ve görsel sıraya koyma gibi öğelerden oluştuğunu” belirtmektedir.
İnsanlar soyut–somut nesnelerle ilgili sürekli duyumsal bilgiler alırlar. Bu duyumsal bilgilere algılama denmekte olup imgesel parçalar simgenin bütününü çağrıştırabilir. Bu anlamda insanı kendiliğinden bir zihinsel sürece sokarak, simgesel bütünlüğünü bulmaya itebilir. Her iletişim sürecinde, ana kodlama ona bağlı başka iletişim kanalları da devreye sokar. Jest, mimik, ses tonu, sözcükler üzerinde yapıları vurgulamalar vb. birer simgesel algı modelini oluşturur. Çoğu kez reklamcıların günümüzde yaptığı gibi belirtken bir uyarı algılamamızı koşullandırır. Algılama sürecinin en önemli özelliklerinden biri, seçici olmasıdır. Bu özellik sayesinde çok sayıda uyarı ile karşı karşıya kalsak dahi, beynimiz bu uyarılardan kendisi için önemli olan uyarıcıları dikkate alır. Eğer algılamamız seçici olmasaydı, uyarıcılar karşısında beynimiz bir değerlendirme yapamayacak ve mantıken de bu uyarıcılardan hiç birine uygun davranışta bulunamayacaktı.

GÖRSEL İLETİŞİMDE GÖRSEL ALGI

Duygu, düşünce, deneyim ve bilgilerimizi paylaşma veya ortak anlamlar bulma çabası şeklinde tanımlayabileceğimiz iletişim olgusu; kaynak – mesaj – kanal - alıcı olarak adlandırılan dört temel kavram arasında gerçekleşmektedir. Bu dört temel elemanın işlevlerinin tüm iletişim biçimlerinde olduğu gibi görsel iletişim tasarımında da aynı prensiple çalıştığı bilinmektedir. Bu temel prensiplerin işleyiş biçimi iletişim sürecinde aynı olmakla beraber, kültürel kodlar devreye girdiğinde ise çeşitlilik gösterir. Çevreyi algılama faaliyeti görme olayı ile tetiklenmektedir. Görme olayının da biyolojik yapısı her insanda temelde aynı şekilde işlemekte ancak anlamlandırmada farklılıklar yaşanabilmektedir.
Görsel iletişim, mesajın aktarım sürecinde daha çok görme duyusunca gerçekleştirilen bir iletişim biçimi olarak tanımlanırken grafik iletişim ise; yüzey üzerinde görsel elemanlarla oluşturulan iletilerin paylaşımı, başka bir deyişle “görsel değiş tokuş” şeklinde tanımlanır. Grafik bir düzenlemede tasarım elemanlarının birbiri ile olan ilişkisinin bilinmesi kadar tüm bileşenlerin göz ve akıl koordinasyonunda nasıl anlamlandığı neye karşılık geldiğinin bilinmesi de tasarım süreci ve tasarımcı için hayati önem taşımaktadır.
Genel olarak bakıldığında grafik tasarımda görsel algı süreci; Seçici Algılama, Algısal Örgütleme ve Algısal Değişmezlik adı altında üç ana işleyiş üzerinden gelişir.
1- Seçici Algılama: Bireyin algısı doğrudan ihtiyaçları tarafından belirlenir. Bireyin o anda ihtiyacını duyduğu şeyle ilgili veri birçok uyarıcı arasından öne çıkar. Seçici algılama kişisel farklılıkların yarattığı değişkenler ve o an ihtiyacın uyarıcısının yapısal etkileri bakımından çeşitlilik gösterebilir. Kişinin ihtiyaçları, ihtiyaç nesnesin büyüklüğü, sesin frekansı ve renk seçimleri gibi unsurlar bu çeşitliliği açıklayabilir.
2- Algısal Örgütleme: Algının temel uyarıcısı, uyaranların düzenlenme biçimi yani kompozisyonlarıdır. Öğrenme ve doğuştan gelen özellikler maruz kaldığımız izlekle ilişkimizi etkilese de, parçaların figür zemin bağlantısı içinde bir bütün olarak algılanması genel geçer örgütleme eğiliminin bir sonucudur. Aynı zamanda algısal örgütleyici eğilimler olarak da adlandırılan algısal örgütleme, şekil zemin ilişkisi, gruplama ve tamamlama gibi doğuştan gelen özellikleri kapsar.
3- Algısal Değişmezlik: diğer bir tabirle tutarlılık, kişinin izleği doğru olarak algılaması için bir dizi değişmez algı ilişkilerini öngören bir prensiptir. Bu değişmezler izleyicinin görsel girdiyi sınıflandırdığı bağlam ve deneyim kullanarak, onu olması gerektiğini düşündüğü biçimde yorumlamasına izin verir. Bir diğer ifade ile izlekle izleyici arasındaki veri alışverişi sürecinde izleyicinin hareketine bağlı olarak görünürde değişmiş gibi hissedilse de izleğin biçimsel ve algısal bağlamda değişmemesi prensibine dayanır.

İMGE

Günlük yaşamda insanlar toplumsal, sosyal ihtiyaçları doğrultusunda ve oyunların, gösterilerin, ritüellerin yapıldığı yerleri göstermek amacıyla önce toprağın üzerine şekiller çizmiştir. Basitleştirilmiş bu resimler en sonunda harfler, sayılar ve karakterler olarak geliştirilmiştir. İletileri yazılı dile dökmeden önce imgeler, insana iletişim kurmada yardımcı olmuştur. İmgenin doğası irdelendiğinde önce zihinde var olduğu bilinmektedir. Tarihin ilk günlerinden bu yana insanlar duygularını, düşüncelerini ve gördüklerini zihinlerinden çıkarıp her hangi bir yüzey üzerine aktarma girişiminde bulunmuşlardır.
İmgenin sadece bir görme eylemi olmaması bunun yanında işaret etme tarafı da vardır. İşte sanat bu yolu kullanır. Çünkü sanatta o nesne orada olmasa bile bir resim veya sanatsal üretimle ilham akışı olur. Dolayısıyla imgede nesnenin gerçek yönüne ait hakikatler değişmekte ve artmaktadır. Rene Magritte’in “Bu Bir Pipo Değildir” adlı çalışması bakılan ve aslında görülmesi gereken şeylerin farklılığı anlatır. Eserde hayal vesomut arasındaki düz ve yan anlamları düşünmemize dair bir sual vardır. Yani pipo, ya da sandalye bir numunedir, aslı nereye aittir denildiğinde kavram ve görüntülere dair yeni kapılar açılabilmektedir. Dolayısıyla imge bohçasında açılmayı bekleyen hayal perdeleri vardır. İmge için bir varlık yorumunun zihindeki algısı demek doğru olmaktadır. Dolayısıyla obje yorumu ya da varlığın düşünülüşü olarak imge zamanla ve insan üretiminin gerçekliğinin sınırlarına bağlı olarak değişmektedir.
Richard Leppert Sanatta Anlamın Görüntüsü-İmgelerin Toplumsal İşlevi kitabında imgelerin insanlara asıl dünyayı değil, dünyalardan bir dünya gösterdiğini belirtir ve imgelerin, gösterilen şeyler değil bunların temsili yani ‘yenidensunumu’ olduğunu belirtir. Leppert’a göre, “İmgeler maden cevheri gibi kazılıp çıkarılan şeyler değil, belli bir sosyo-kültürel ortam içerisinde belli bir işlev görmesi için inşa edilen şeylerdir.” (2002:14). İster sinema ya da televizyon görüntüsü, isterse fotoğraf veya resim olsun, imgeler insan bilincinin bir ürünüdür. İnsan zihni ne kadar direnirse dirensin, az ya da çok bir derecede yaratılan bu imgelerin aslında kendisine gösterilenlerin etkisinde kalmaktadır.
Herkesin bildiği bir sava göre; insanlar gördüklerine, duyduklarından ya da okuduklarından daha fazla inanmaktadırlar. Görüntülü mesajlar, okumaya nazaran fazla bir zahmet gerektirmediği için zihinde daha kolay çözümlenmektedir. İmgeler ayrıca, izleyicinin algılama boyutunda ilgisini ve dikkatini daima canlı tutmaktadır.
Algılama, iletilerin izleyiciler tarafından duyu organları aracılığıyla farkına varılma sürecidir. Görsel algılama ise, insanın bilinç düzeyindeki davranışlarının en temel belirleyici öğesidir. Gerçekliğin algılanmasında diğer tüm duyu organlarının yanında temel olan görsel algıdır. İmgeler çok şey anlatır ve herkes imgeyi kendi anlayabileceği şekliyle yorumlar. Her metin belli bir algılanma amacı ve biçimi ile yani alıcısının anlamasına katkı sağlayacak biçimde ve onu belli bir konuya yönlendirmek amacıyla okura sunulur. Her metin okurun tepkisiyle (algılama, anlamlandırma, çözümleme, duygulanma, beğenme, vb.) bütünleştiği ve anlamlandırılmaya başladığı an yaşamaya başlar. ‘Anlamlandırma’ eylemi hareketli bir iletişim sürecini işaret etmektedir. Bu süreç herhangi bir televizyon programında, görsel/işitsel kodlarla yaratılan çekimlerin ve sahnelerin oluşturduğu anlamların okunması ve bir sonraki aşamada, izleyicinin metni nasıl anlamlandırdığının çözümlenmesini işaret etmektir.
İmgenin mutlak egemenliğindeki bu yüzyılda gazeteler, dergiler, kitaplar, afişler, bilgisayar ve televizyon ekranları, caddeler, kıyafetler tarihin hiçbir döneminde bu kadar yoğun çevremizi kuşatmamıştır. İmgeler, temsil ettikleri gerçeklerinden daha fazla ilgi çekmektedir. İnsanlar görmek istediklerini görürken, imgeler görmek istemediklerimizi de gözler önüne sererler ve adeta bir silah kadar etkileyicidirler. Yazılı dilin önemi elbette hiçbir zaman inkâr edilemez, görsel ve sözel her iki iletişim sistemi birbiriyle iç içe girmektedir. Sadece ‘dinlemek ve izlemenin’ daha az bir zihinsel süreci beraberinde getirmesi ve buna teknolojinin hızlı gelişimi de eklenince, görselliğin oldukça egemen olduğu bir dönemle karşı karşıya kalındığı görülmektedir.
Görsel kültür ev ve sokak mobilyaları, trafik işaretleri, moda, tekstil, çömlekçilik-seramik, arabalar, mimari tasarımlar, reklam, kişisel, kamusal veya popüler imgeler, film, televizyon, bilgisayar ortamları ve oyunlar, internet sayfaları, gazete ve dergi tasarımı, matbaacılık gibi çok geniş yelpazedeki ürünleri içine almaktadır. Bugün görsel kültürün en önemli taşıyıcısı konumunda olan imgeler tüm sınırları aşmakta, hemen herkes tarafından kolayca anlaşılmaktadır. Örneğin, 1989 yılında Çin’in Tiananmen Meydanı’nda öğrencileri protesto tırmanışına götüren gerçeklere ilişkin sözcük özetleri hatırlanmazken, gözdağı vermek için hareket eden yeşil Çin tanklarının önünde duran yalnız protestocunun imgesi kolayca unutulmamaktadır.


KAYNAKLAR
Özkirişçi, Halil İbrahim. (2021). Zaman Ve Algı Bağlamında Yeniden Anlamlanan İmge: Hareketli Grafikler Ve Deneysel Bir Çalışma. Sanatta Yeterlilik Tezi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Grafik Anasanat Dalı.
Beyoğlu, Aylin. Sanat Eğitiminde Algı, Görsel Algı Ve Yanılsama: Vıctor Vasarely’nin Çalışmaları Üzerine Bir İnceleme. Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. (Haziran 2015).
Çağlayan, Saniye – Korkmaz, Murat – Öktem, Gönül. Sanatta Görsel Algının Literatür Açısından Değerlendirilmesi. Eğitim ve Öğretim Araştırmaları Dergisi. (Şubat 2014).
Albayrak, Ahmet. Görsel Sanatlarda İmge Kavramı. İnceleme Makalesi. Balkan Müzik ve Sanat Dergisi. (Ekim 2020).
Işık, Metin. Medyada Yeni Yaklaşımlar. Konya: Eğitim Kitabevi Yayınları, 2004.

Post a Comment

Daha yeni Daha eski
Responsive Advertisement